Ankara Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezi (TÖMER) Bursa Şubesi Türkçe Bölüm Başkanı Halil Çağlar, Türkiye'de vatandaşların günlük hayatta kaç kelime konuştuğunu açıkladı.
Türkçe Bölüm Başkanı Halil Çağlar, TÖMER Bursa Şubesi Müdür Yardımcısı Eyüp Acar ile birlikte 77. Dil Bayramı dolayısıyla şube binasında bir basın toplantısı düzenledi.
Dilin konuşanın kendisini ifade etme biçimi olduğunu söyleyen Çağlar, "Her devletin kendine özgü bir dili vardır. Türk dili, gerek kendine özgü kuralları, gerekse sözcük yapısı itibariyle dünya dilleri arasında her zaman değerini korumaktadır. Bu kadar güzel bir dili en güzel biçimde ifade etmek herkesin görevidir." dedi.
Türkçe'nin dünyadaki tüm dillerden daha kolay olduğunu kaydeden Çağlar, "Yurtdışında bile büyük rağbet gören Türkçemizin değerini bilmemiz gerekiyor. Dilimiz kelimelerinin kökü itibariyle diğer dillere göre daha anlaşılır ve basit bir dildir. Günümüzde Türkçe ortalama 400 kelimeyle konuşuluyor. Oysa İngiltere'de ortalama 2 bin kelime telaffuz ediliyor." diye konuştu.
Türkçe'yi korumak için eğitimin önemine vurgu yapan Çağlar, "Küçük yaşta eğitim gören çocukların bilinçlendirilmesiyle işe başlanabilir. Ayrıca dilimize girecek bir kelimeyi daha yolun başında iken alıp Türkçeleştirmek gerekiyor. Aksi takdirde insanların beyninden o kelimeyi silemezsiniz. Herkes dile sahip çıkmalı." şeklinde konuştu.
3 Mayıs 2013 Cuma
ÖZLÜ VE GÜZEL SÖZLER
•İnsana hiçbir şey öğretemezsin; öğrenmeyi ancak kendi içinde bulacağını öğretebilirsin. (Galileo Galilei)
•Hepimiz genel düşünürüz ama ayrıntıları yaşarız. (Alfred North Whitehead)
•Önemli olan yere düşüp düşmemen değil, tekrar ayağa kalkıp kalkmamandır.
(Vince Lombardi)
•Yaşam bisiklete binmek gibidir. Pedalı çevirmeye devam ettiğiniz sürece düşmezsiniz. Claude Pepper)
•Bir seçim yapmanız gerektiğinde; seçmemek de bir seçimdir.(William James)
•En olanaksız sandığımız şeyler, yaşamda başımıza gelenlerdir. (Pitigrilli)
•İnsanın yaşama karşı ödevi yaşamaktır. (Eugene O’Neill)
•Bir şeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur. (Socrates)
•Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir. (Maksim Gorki)
•Düşünür, yeniden düşünen ve şimdiye değin üzerinde düşünülmüş şeylerin asla yeterince düşünülmemiş olduğu kanısına varan kişidir.(Paul Valery)
•Hiçbir şey karar verebilme yeteneğine sahip olmak denli zor ve onun denli değerli değildir. (Napoleon Bonaparte)
•Her zaman ara, bir gün altın ararken bakır bulursun, yarın bakır ararken altın bulursun.(Descartes)
•Kültürlü insan yoktur, kültü- rünü artırmaya çabalayan insanlar vardır.
(Ferdinand Foch)
•Belleği çok güçlü olan birçok insan sırf bu nedenden ötürü orijinal bir düşünür olmaz. (Nietszche)
•Bir insanın zekâsı, vereceği cevaplardan değil, soracağı sorulardan anlaşılır.
(De Levis)
•Bir insana bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kağıt, mürekkep ve tutkal satmış değilsin; sen ona tümüyle yeni bir yaşam satmış oluyorsun.
(Christopher Morley)
•Bir insanın yaşamından değerli bir şeyi yoksa, o insanın yaşamının da değeri yoktur.
(Tagore)
•Hepimiz genel düşünürüz ama ayrıntıları yaşarız. (Alfred North Whitehead)
•Önemli olan yere düşüp düşmemen değil, tekrar ayağa kalkıp kalkmamandır.
(Vince Lombardi)
•Yaşam bisiklete binmek gibidir. Pedalı çevirmeye devam ettiğiniz sürece düşmezsiniz. Claude Pepper)
•Bir seçim yapmanız gerektiğinde; seçmemek de bir seçimdir.(William James)
•En olanaksız sandığımız şeyler, yaşamda başımıza gelenlerdir. (Pitigrilli)
•İnsanın yaşama karşı ödevi yaşamaktır. (Eugene O’Neill)
•Bir şeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur. (Socrates)
•Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir. (Maksim Gorki)
•Düşünür, yeniden düşünen ve şimdiye değin üzerinde düşünülmüş şeylerin asla yeterince düşünülmemiş olduğu kanısına varan kişidir.(Paul Valery)
•Hiçbir şey karar verebilme yeteneğine sahip olmak denli zor ve onun denli değerli değildir. (Napoleon Bonaparte)
•Her zaman ara, bir gün altın ararken bakır bulursun, yarın bakır ararken altın bulursun.(Descartes)
•Kültürlü insan yoktur, kültü- rünü artırmaya çabalayan insanlar vardır.
(Ferdinand Foch)
•Belleği çok güçlü olan birçok insan sırf bu nedenden ötürü orijinal bir düşünür olmaz. (Nietszche)
•Bir insanın zekâsı, vereceği cevaplardan değil, soracağı sorulardan anlaşılır.
(De Levis)
•Bir insana bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kağıt, mürekkep ve tutkal satmış değilsin; sen ona tümüyle yeni bir yaşam satmış oluyorsun.
(Christopher Morley)
•Bir insanın yaşamından değerli bir şeyi yoksa, o insanın yaşamının da değeri yoktur.
(Tagore)
HADİ GELİN KENDİNİZİ TEST EDİN !
1.Enerji dolu olmak
Bazı insanlar diğerlerine oranla daha enerjiktirler. Bu kişiler iş görüşmesinde ya da neredeyse her yerde etraflarına yaşama sevinci, coşku ve enerji yayarlar. Sürekli olarak aktif olmak isterler. Böyle bir özelliğe sahipseniz odaya girdiğiniz anda fark edilirsiniz, yürüyüşünüz ve gözlerinizdeki parlaklık hemen dikkat çeker.
2.Enerjinizi işe vermek
Ne kadar çalışkan ya da ne kadar zor işler yapmış olduğunuzu anlatmakla işe alım uzmanları ikna olmazlar. Tembel bir insana göre her iş zordur ve zamanının çoğunu bu konuda şikayet etmekle harcar. Eğer boş zamanlarınızda işe yönelik ilgileriniz varsa, yüksek motivasyonla çalışabilecekseniz bunları anlatmanız daha yararlı olur. Çalışma prensiplerinizden bahsedin.
3. Rolünüzün farkında olmak
İlk izlenim çok önemlidir. Görüşmeye giderken görünüşünüze özen göstermelisiniz. Görüşmeciye vereceğiniz mesajın etkililiği, üstlendiğiniz rolün ne kadar farkında olduğunuzla orantılıdır.
4. Manevi motivasyon
Neye sahip olduğunuz, nerede yaşadığınız o kadar da önemli değildir, önemli olan elinizde olanla ne yaptığınızdır. Bunu öğrenebilmek için genelde size geçmişte neye sahip olduğunuz, şu an elinizde olanlar ve aradaki fark sorulur.
5. Duygusal olgunluk
İnsanlar üç yönden büyür: fiziksel olarak, akli olarak ve duygusal olarak. Çoğu yönetici fiziksel ve akli yönden olgunlaşırken duygusal yönden olgunlaşma garanti edilemez. Bir kişinin fiziksel büyümesini tamamlamış olduğunu görebilirsiniz. O kişinin eğitim durumuna, derecelerine, sertifikalarına bakarak akli yeteneğini de görebilirsiniz. Fakat duygusal olgunluğu gösterecek bir işaret yoktur. Duygusal olgunluğa eriştiyseniz kendinize güvenerek size verilen işin üstesinden gelemeye çalışırsınız. Sizden beklenen de budur.
6. Kötü durumları kazançlı bir şekilde yönetebilmek
İşe alım uzmanları için en iyi aday, sıkıntılı ve kötü durumları yönetebilme becerisine sahip olandır.
7.Verilen işi bitirmek
Geçmişte başarıyla bitirdiğiniz işleriniz olmalı ve sonuç odaklı olmalısınız. Görüşme sırasında tamamladığınız işlerden, sonuçlarının ne olduğundan örnekler vererek bahsedebilirsiniz.
8.Sadece para kazanmayı istemek değil, işini iyi yapmak
Para önemli bir motivasyon aracı olsa da yaptığınız işi sevmek çok daha önemli. İşini seven kişi işini en iyi şekilde yapmaya çalışır ve takdir toplayarak, ödüllendirilerek yaptığı işin karşılığını alır. İstemeden yapılan işin ne size ne de şirkete hiçbir katkısı olmaz.
9. Amacınıza sadık kalın
Görüşmede amacınızı açıkça belirtin ve bu amaçta ne kadar kararlı olduğunuzu anlatın.
10. Güler yüzlü olmak
İş görüşmesi yapan kişilerin baktığı ilk özelliklerden belki en önemlisi güler yüzlü olmaktır. Güler yüzlü ve kendinden emin görünerek birçok adayı geride bırakabilirsiniz.
Yazar: Pelin Körfez
Kaynak: http://kariyer.net
Bazı insanlar diğerlerine oranla daha enerjiktirler. Bu kişiler iş görüşmesinde ya da neredeyse her yerde etraflarına yaşama sevinci, coşku ve enerji yayarlar. Sürekli olarak aktif olmak isterler. Böyle bir özelliğe sahipseniz odaya girdiğiniz anda fark edilirsiniz, yürüyüşünüz ve gözlerinizdeki parlaklık hemen dikkat çeker.
2.Enerjinizi işe vermek
Ne kadar çalışkan ya da ne kadar zor işler yapmış olduğunuzu anlatmakla işe alım uzmanları ikna olmazlar. Tembel bir insana göre her iş zordur ve zamanının çoğunu bu konuda şikayet etmekle harcar. Eğer boş zamanlarınızda işe yönelik ilgileriniz varsa, yüksek motivasyonla çalışabilecekseniz bunları anlatmanız daha yararlı olur. Çalışma prensiplerinizden bahsedin.
3. Rolünüzün farkında olmak
İlk izlenim çok önemlidir. Görüşmeye giderken görünüşünüze özen göstermelisiniz. Görüşmeciye vereceğiniz mesajın etkililiği, üstlendiğiniz rolün ne kadar farkında olduğunuzla orantılıdır.
4. Manevi motivasyon
Neye sahip olduğunuz, nerede yaşadığınız o kadar da önemli değildir, önemli olan elinizde olanla ne yaptığınızdır. Bunu öğrenebilmek için genelde size geçmişte neye sahip olduğunuz, şu an elinizde olanlar ve aradaki fark sorulur.
5. Duygusal olgunluk
İnsanlar üç yönden büyür: fiziksel olarak, akli olarak ve duygusal olarak. Çoğu yönetici fiziksel ve akli yönden olgunlaşırken duygusal yönden olgunlaşma garanti edilemez. Bir kişinin fiziksel büyümesini tamamlamış olduğunu görebilirsiniz. O kişinin eğitim durumuna, derecelerine, sertifikalarına bakarak akli yeteneğini de görebilirsiniz. Fakat duygusal olgunluğu gösterecek bir işaret yoktur. Duygusal olgunluğa eriştiyseniz kendinize güvenerek size verilen işin üstesinden gelemeye çalışırsınız. Sizden beklenen de budur.
6. Kötü durumları kazançlı bir şekilde yönetebilmek
İşe alım uzmanları için en iyi aday, sıkıntılı ve kötü durumları yönetebilme becerisine sahip olandır.
7.Verilen işi bitirmek
Geçmişte başarıyla bitirdiğiniz işleriniz olmalı ve sonuç odaklı olmalısınız. Görüşme sırasında tamamladığınız işlerden, sonuçlarının ne olduğundan örnekler vererek bahsedebilirsiniz.
8.Sadece para kazanmayı istemek değil, işini iyi yapmak
Para önemli bir motivasyon aracı olsa da yaptığınız işi sevmek çok daha önemli. İşini seven kişi işini en iyi şekilde yapmaya çalışır ve takdir toplayarak, ödüllendirilerek yaptığı işin karşılığını alır. İstemeden yapılan işin ne size ne de şirkete hiçbir katkısı olmaz.
9. Amacınıza sadık kalın
Görüşmede amacınızı açıkça belirtin ve bu amaçta ne kadar kararlı olduğunuzu anlatın.
10. Güler yüzlü olmak
İş görüşmesi yapan kişilerin baktığı ilk özelliklerden belki en önemlisi güler yüzlü olmaktır. Güler yüzlü ve kendinden emin görünerek birçok adayı geride bırakabilirsiniz.
Yazar: Pelin Körfez
Kaynak: http://kariyer.net
HAFIZAYI GÜÇLENDİRMENİN YOLLARI
Türkiye’de 300 bin Alzheimer hastası var. Uzmanlar bu sayının ilerleyen yıllarda daha da artacağını belirtiyor. İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre, iyi arkadaşlara sahip olmak Alzheimer’a yakalanma riskini azaltıyor. İşte hafızayı güçlendirmenin yolları:
* Sakız çiğneyin. Sakız çiğnemek hafızanın yüzde 25 daha güçlü olmasına yol açıyor.
* Aşırı derecede alkol tüketiminden kaçının. Her gün aşırı derecede alkol tüketimi beyin hücrelerinin daha hızlı ölmesine neden oluyor.
* Haftada iki-üç kez balık tüketmeye özen gösterin.
* Sigarayı bırakın. Yapılan araştırmalara göre, tiryakilerin Alzheimer’a yakalanma riski sigara içmeyenlere göre üç kat fazla.
* Stresin beyin hücrelerini etkilemesini engellemek için düzenli olarak nefes egzersizi yapın. Sıkıldığınızda doğru nefes almaya dikkat edin.
* Gün de 5 kilometre yürüyün. Yürüyüş sadece beyni değil kalbi de koruyor. Kalp krizi geçirme riskini yüzde 40 oranında azaltıyor.
* Her gün aynı saatte yatıp kalkmaya özen gösterin.
* Zekâ oyunları oynayın.
* Sevdiğiniz arkadaşlarınızla buluşun. Arkadaşlarla birlikte vakit geçirmek, Alzheimer riskini yüzde 38 oranında azaltıyor.
* Düzenli olarak B vitamini içeren brokoli tüketin.
Kaynak: http://www.haberturk.com
* Sakız çiğneyin. Sakız çiğnemek hafızanın yüzde 25 daha güçlü olmasına yol açıyor.
* Aşırı derecede alkol tüketiminden kaçının. Her gün aşırı derecede alkol tüketimi beyin hücrelerinin daha hızlı ölmesine neden oluyor.
* Haftada iki-üç kez balık tüketmeye özen gösterin.
* Sigarayı bırakın. Yapılan araştırmalara göre, tiryakilerin Alzheimer’a yakalanma riski sigara içmeyenlere göre üç kat fazla.
* Stresin beyin hücrelerini etkilemesini engellemek için düzenli olarak nefes egzersizi yapın. Sıkıldığınızda doğru nefes almaya dikkat edin.
* Gün de 5 kilometre yürüyün. Yürüyüş sadece beyni değil kalbi de koruyor. Kalp krizi geçirme riskini yüzde 40 oranında azaltıyor.
* Her gün aynı saatte yatıp kalkmaya özen gösterin.
* Zekâ oyunları oynayın.
* Sevdiğiniz arkadaşlarınızla buluşun. Arkadaşlarla birlikte vakit geçirmek, Alzheimer riskini yüzde 38 oranında azaltıyor.
* Düzenli olarak B vitamini içeren brokoli tüketin.
Kaynak: http://www.haberturk.com
Siz de Kendi Görüşünüzü İfade Etmekten Korkuyor musunuz?
Sizce bizim toplum olarak özgüvenimiz yeterince sağlam mı?
Kendimize karşı dürüst olmamız gerekirse özgüven eksikliğimiz en çok yabancılarla karşılaşacağımız zaman ortaya çıkıyor. Sanatta, sporda ya da üretim kalitesinde birçoğumuz yabancıların ve özelikle Batılıların bizden daha iyi olduğuna inanır. Birçok alanda yabancı hayranlığımız bu eksiklik hissimize dayanır. Türkiye’de marka isimlerini İngilizce koyma alışkanlığımız da bu nedenledir.
Batılıları kendimizden üstün görmeye başlamamız Tanzimat Dönemi'ne dayanır. Fransız gibi olma anlamına gelen “Alafranga” ve Türk gibi olma anlamına gelen “Alaturka” terimleri, günlük dilimize Tanzimat döneminde girmiştir.
62 ülkede, 9 temel değişken incelenerek ülkelerin kültürlerini kıyaslayan araştırmaya göre (Globe Research Project) Türkiye, “kendi fikrini ifade etme” (assertiveness) açışından en son sıralarda yer alıyor. Biz toplum olarak kendi düşüncelerimizi ifade ederken karşımızdakiyle uyum içinde olmayı tercih ediyoruz. Farklı bir fikirde olmayı karşımızdakiyle “ters düşmek” gibi algılayıp kendimizi huzursuz hissediyoruz.
Oysa bazı toplumlarda insanlar, başkalarının düşünceleri ne olursa olsun kendi fikirlerini hiç zorlanmadan ifade etme alışkanlığına sahiptirler. O toplumlarda bir insanın kendi düşüncelerini ifade etmesi, karşısındakinin düşüncesini kabul etmemesi saygısızlık ya da küstahlık olarak addedilmez. Aksine daha küçük yaştan itibaren kendi fikrini savunmak yüceltilen bir davranıştır.
Bizde ise tam tersidir: Bir insanın düşüncesine karşı çıkmak o kişiye karşı gelmek gibi anlaşılır. Bizde söylenen her söz neredeyse karşı tarafın kendi kişiliğine söylenmiş bir söz olur. Bu ister akademik camiada ister siyasi arenada isterse bir arkadaş topluluğunda olsun, bir insan, grubun genelinden farklı bir fikir ileri sürerse tüm gözler ona çevrilip sorgulanır. Bizde makbul olan, bir insanın “kendi fikirlerine sahip olması” değil, grupla uyum içinde olmasıdır.
Bir insanla farklı düşünmek o insanla zıtlaşmak anlamına geldiği için bizim gibi toplumlar hemen kutuplaşır. Her meselede kamplara bölünür. Farklı bir fikre sahip olmak, “karşı tarafta durmak” gibi algılanır. Böyle olunca da fikirleri tartışmak yerine “kimin hangi grubun içinde yer aldığı” önem kazanmaya başlar. Bu tutum, zamanla insanları fikirlerden uzaklaştırır ve ait olunan grup, cemaat ve partiler ön plana çıkar.
Sosyal psikologlar “kendi görüşünü ifade etmenin” (assertiveness), daha çok Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa’ya ait kültürel bir davrnanış olduğunu öne sürerler. Doğu toplumlarında, bireysellik de insanın kendi fikrini ifade etmesi de (özgüven) yüceltilen bir kavram değildir.
Özgüveni yücelten toplumlar rekabeti ve ilerlemeyi de yüceltir. Bu toplumlarda hakim olan inanış, “çaba gösterenin kazanacağıdır". Dolayısıyla toplumsal olarak telkin edilen, kişilerin kendilerine güvenip mücadele etmeleridir.
Özgüveni düşük olan toplumlarda insanlar, tek başlarına başarılı olamayacaklarını varsaydıkları için, içinde bulundukları topluluğa bel bağlarlar. Hâkim olan inanış, “arkası sağlam olanın kazanacağıdır". Güçlü kişilere yakın olma isteği buradan kaynaklanır. Bir insanın güçlü olanlara yakınlığı onun başarılı olma ihtimalini yükseltir. Bu toplumlarda insanlar, başarmanın yolunun lidere, yöneticiye, güçlü olana güvenmekten geçtiğini bilirler.
Bu toplumlarda “doğrunun” ve “yanlışın”; “iyinin” ve “kötünün” ne olduğunu söyleyen “bir bilen” vardır. İnsanlar kendi düşüncelerinden çok güçlü olanın düşüncesine değer verirler. Belki de bu nedenle bu toplumların esnek ve değişime açık olmaları bu yüzdendir. Bizim gibi toplumlar, krizlere dayanmak konusunda da, değişimi kabullenme konusunda da Batı toplumlarına göre daha avantajlıdırlar.
Bizim toplumumuzda “doğrular”, insanların kendi tercihleri ve birikimleriyle değil, hâkim grubun inanışları ve değerlerine göre şekillenir.
Kendi fikrini özgürce ifade etmekte zorlanan toplumlarda insanlar nerede konuşup nerede susacaklarını; nerede ön plana çıkıp nerede kendilerini unutturacaklarını daha çocuk yaşta öğrenmeye başlarlar. Bu, onlar için bir hayatta kalma stratejisidir.
Bizim toplumumuz işbirliğini ve ilişkileri yüceltir. Bizde arkası sağlam olmayanın devlet dairelerinde “ikinci sınıf” insan muamelesi görmekten korkması bu yüzdendir. Bu nedenle bizde bir insanın “nüfuzlu tanıdıklarının olması” hayati öneme sahiptir. Çünkü sokaktaki insan, ancak bu tanıdıklar sayesinde hak ettiğini alabilleceğine inanır.
Özgüveni düşük olan toplumlarda güçlüye karşı nasıl bir tavır içinde olunması gerektiği de çok açıktır. Esas olan güçlüyle uyum içinde olmaktır. Toplumsal hiyerarşi yani kimin kimden daha üst sırada olduğu çok önem arz eder. Çünkü sonucu belirleyen bu ilişkilerdir: Haksızlığa uğramamak için nasıl nüfuzlu tanıdıklara ihtiyaç varsa toplumda bir yerlere gelmek ve başarılı olmak için de bu ilişkilere ihtiyaç vardır.
Psikologlar özgüvenin doğuştan değil; çocukluktan itibaren kazanılan bir özellik olduğunu söylerler. Alfred Adler hayatta karşılaştığımız her başarı veya başarısızlığın özgüvenimizi etkilediğinin altını çizer. Hepimiz hayatımızda karşılaştığımız zorluklarla nasıl baş ettiğimize göre özgüven kazanır veya kaybederiz.
Bir toplumun kendi içinde farklılıkları doğal kabul etmesi de bir özgüven konusudur. Bir toplumda insanların birbirlerinden farklı renklere, farklı kökenlere, farklı mezheplere sahip olması ne kadar “normal” karşılanırsa o toplumun bireyleri de o kadar özgüvenli demektir.
Aksine toplum, bu farklılıkları ne kadar bastırır, ne kadar yok sayarsa toplumda riya o kadar yükselir. İnsanlar baskı karşısında hem kim olduklarını hem de gerçek düşüncelerini gizlerler. Kendilerine görüşleri sorulduğu zaman gerçek düşüncelerini değil “duyulması arzu edileni” söylerler. Toplum giderek içi başka dışı başka bir yapıya kavuşur. Özgünlüğünü ve bütünlüğünü kaybeder.
Bizim toplumumuz özellikle devletle veya güçlü olanla ilişkiye girdiği zaman kendi düşüncesini ifade etmektense kendisinden beklenen düşünce ve tutumu sergilemeyi kültürel bir miras olarak edinmiştir. Bizim toplumuzda bu tutum, riski en aza indiren, güvenli bir tutumdur.
Eğer baskı ortadan kalkarsa toplum zaman içinde yeni alışkanlıklar edinmeye başlar. Kendine daha güvenli, kendi düşüncesini özgürce ifade eden bir topluma dönüşebilir.
Bu değişim elbette birkaç yılda kendini göstecek kadar süratli olmaz ama önünde sonunda bu değişim gerçekleşir.
Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: http://www.temelaksoy.com
Kendimize karşı dürüst olmamız gerekirse özgüven eksikliğimiz en çok yabancılarla karşılaşacağımız zaman ortaya çıkıyor. Sanatta, sporda ya da üretim kalitesinde birçoğumuz yabancıların ve özelikle Batılıların bizden daha iyi olduğuna inanır. Birçok alanda yabancı hayranlığımız bu eksiklik hissimize dayanır. Türkiye’de marka isimlerini İngilizce koyma alışkanlığımız da bu nedenledir.
Batılıları kendimizden üstün görmeye başlamamız Tanzimat Dönemi'ne dayanır. Fransız gibi olma anlamına gelen “Alafranga” ve Türk gibi olma anlamına gelen “Alaturka” terimleri, günlük dilimize Tanzimat döneminde girmiştir.
62 ülkede, 9 temel değişken incelenerek ülkelerin kültürlerini kıyaslayan araştırmaya göre (Globe Research Project) Türkiye, “kendi fikrini ifade etme” (assertiveness) açışından en son sıralarda yer alıyor. Biz toplum olarak kendi düşüncelerimizi ifade ederken karşımızdakiyle uyum içinde olmayı tercih ediyoruz. Farklı bir fikirde olmayı karşımızdakiyle “ters düşmek” gibi algılayıp kendimizi huzursuz hissediyoruz.
Oysa bazı toplumlarda insanlar, başkalarının düşünceleri ne olursa olsun kendi fikirlerini hiç zorlanmadan ifade etme alışkanlığına sahiptirler. O toplumlarda bir insanın kendi düşüncelerini ifade etmesi, karşısındakinin düşüncesini kabul etmemesi saygısızlık ya da küstahlık olarak addedilmez. Aksine daha küçük yaştan itibaren kendi fikrini savunmak yüceltilen bir davranıştır.
Bizde ise tam tersidir: Bir insanın düşüncesine karşı çıkmak o kişiye karşı gelmek gibi anlaşılır. Bizde söylenen her söz neredeyse karşı tarafın kendi kişiliğine söylenmiş bir söz olur. Bu ister akademik camiada ister siyasi arenada isterse bir arkadaş topluluğunda olsun, bir insan, grubun genelinden farklı bir fikir ileri sürerse tüm gözler ona çevrilip sorgulanır. Bizde makbul olan, bir insanın “kendi fikirlerine sahip olması” değil, grupla uyum içinde olmasıdır.
Bir insanla farklı düşünmek o insanla zıtlaşmak anlamına geldiği için bizim gibi toplumlar hemen kutuplaşır. Her meselede kamplara bölünür. Farklı bir fikre sahip olmak, “karşı tarafta durmak” gibi algılanır. Böyle olunca da fikirleri tartışmak yerine “kimin hangi grubun içinde yer aldığı” önem kazanmaya başlar. Bu tutum, zamanla insanları fikirlerden uzaklaştırır ve ait olunan grup, cemaat ve partiler ön plana çıkar.
Sosyal psikologlar “kendi görüşünü ifade etmenin” (assertiveness), daha çok Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa’ya ait kültürel bir davrnanış olduğunu öne sürerler. Doğu toplumlarında, bireysellik de insanın kendi fikrini ifade etmesi de (özgüven) yüceltilen bir kavram değildir.
Özgüveni yücelten toplumlar rekabeti ve ilerlemeyi de yüceltir. Bu toplumlarda hakim olan inanış, “çaba gösterenin kazanacağıdır". Dolayısıyla toplumsal olarak telkin edilen, kişilerin kendilerine güvenip mücadele etmeleridir.
Özgüveni düşük olan toplumlarda insanlar, tek başlarına başarılı olamayacaklarını varsaydıkları için, içinde bulundukları topluluğa bel bağlarlar. Hâkim olan inanış, “arkası sağlam olanın kazanacağıdır". Güçlü kişilere yakın olma isteği buradan kaynaklanır. Bir insanın güçlü olanlara yakınlığı onun başarılı olma ihtimalini yükseltir. Bu toplumlarda insanlar, başarmanın yolunun lidere, yöneticiye, güçlü olana güvenmekten geçtiğini bilirler.
Bu toplumlarda “doğrunun” ve “yanlışın”; “iyinin” ve “kötünün” ne olduğunu söyleyen “bir bilen” vardır. İnsanlar kendi düşüncelerinden çok güçlü olanın düşüncesine değer verirler. Belki de bu nedenle bu toplumların esnek ve değişime açık olmaları bu yüzdendir. Bizim gibi toplumlar, krizlere dayanmak konusunda da, değişimi kabullenme konusunda da Batı toplumlarına göre daha avantajlıdırlar.
Bizim toplumumuzda “doğrular”, insanların kendi tercihleri ve birikimleriyle değil, hâkim grubun inanışları ve değerlerine göre şekillenir.
Kendi fikrini özgürce ifade etmekte zorlanan toplumlarda insanlar nerede konuşup nerede susacaklarını; nerede ön plana çıkıp nerede kendilerini unutturacaklarını daha çocuk yaşta öğrenmeye başlarlar. Bu, onlar için bir hayatta kalma stratejisidir.
Bizim toplumumuz işbirliğini ve ilişkileri yüceltir. Bizde arkası sağlam olmayanın devlet dairelerinde “ikinci sınıf” insan muamelesi görmekten korkması bu yüzdendir. Bu nedenle bizde bir insanın “nüfuzlu tanıdıklarının olması” hayati öneme sahiptir. Çünkü sokaktaki insan, ancak bu tanıdıklar sayesinde hak ettiğini alabilleceğine inanır.
Özgüveni düşük olan toplumlarda güçlüye karşı nasıl bir tavır içinde olunması gerektiği de çok açıktır. Esas olan güçlüyle uyum içinde olmaktır. Toplumsal hiyerarşi yani kimin kimden daha üst sırada olduğu çok önem arz eder. Çünkü sonucu belirleyen bu ilişkilerdir: Haksızlığa uğramamak için nasıl nüfuzlu tanıdıklara ihtiyaç varsa toplumda bir yerlere gelmek ve başarılı olmak için de bu ilişkilere ihtiyaç vardır.
Psikologlar özgüvenin doğuştan değil; çocukluktan itibaren kazanılan bir özellik olduğunu söylerler. Alfred Adler hayatta karşılaştığımız her başarı veya başarısızlığın özgüvenimizi etkilediğinin altını çizer. Hepimiz hayatımızda karşılaştığımız zorluklarla nasıl baş ettiğimize göre özgüven kazanır veya kaybederiz.
Bir toplumun kendi içinde farklılıkları doğal kabul etmesi de bir özgüven konusudur. Bir toplumda insanların birbirlerinden farklı renklere, farklı kökenlere, farklı mezheplere sahip olması ne kadar “normal” karşılanırsa o toplumun bireyleri de o kadar özgüvenli demektir.
Aksine toplum, bu farklılıkları ne kadar bastırır, ne kadar yok sayarsa toplumda riya o kadar yükselir. İnsanlar baskı karşısında hem kim olduklarını hem de gerçek düşüncelerini gizlerler. Kendilerine görüşleri sorulduğu zaman gerçek düşüncelerini değil “duyulması arzu edileni” söylerler. Toplum giderek içi başka dışı başka bir yapıya kavuşur. Özgünlüğünü ve bütünlüğünü kaybeder.
Bizim toplumumuz özellikle devletle veya güçlü olanla ilişkiye girdiği zaman kendi düşüncesini ifade etmektense kendisinden beklenen düşünce ve tutumu sergilemeyi kültürel bir miras olarak edinmiştir. Bizim toplumuzda bu tutum, riski en aza indiren, güvenli bir tutumdur.
Eğer baskı ortadan kalkarsa toplum zaman içinde yeni alışkanlıklar edinmeye başlar. Kendine daha güvenli, kendi düşüncesini özgürce ifade eden bir topluma dönüşebilir.
Bu değişim elbette birkaç yılda kendini göstecek kadar süratli olmaz ama önünde sonunda bu değişim gerçekleşir.
Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: http://www.temelaksoy.com
9 SANİYEDE AKLIMIZDAN KAÇ DÜŞÜNCE GEÇER?
Dokuz saniyenin nasıl geçtiğini bile fark etmeyebilirsiniz ama beynimiz bu kısacık süre içinde tam 15 tane yargıda bulunabilir. Hepimiz ilk karşılaştığımız kişi hakkında ilk 9 saniyede bir takım yargılarda bulunuyoruz...
İNSAN 9 SANİYEDE KAÇ YARGIDA BULUNUR?
15, evet yanlış okumadınız ONBEŞ. Eğitimli, eğitimsiz, batılı, doğulu, bilinçli, bilinçsiz, farkında olarak ya da olmayarak, hepimiz ilk kez karşılaştığımız biri hakkında ilk dokuz saniyede bir takım yargılarda bulunuruz. Bu yargılar doğal olarak ilk izlenimle oluşur. Peki, ilk izlenimi neler oluşturur?
Kıyafetimiz, aksesuarlarımız, ayakkabımız, makyajımız, sesimiz, diksiyonumuz, kelimelerimiz, kokumuz, beden dilimiz, bakışlarımız, ellerimiz, oturuşumuz...
Bunun iş mülakatıyla ne ilgisi olduğunu gayet iyi anlamış olmalısınız. Sizinle görüşme yapacak olan kişi mülakat teknikleri konusunda uzman ve deneyimli olabilir ya da sizden çok daha genç ve görüşme teknikleri konusunda acemi de olabilir (ki büyük olasılıkla ilk görüşmede böyle olur!). Bu hiç fark etmez çünkü ‘Her şey yalan, algı gerçektir’. İlk izlenim her şeydir. İlk izlenim son izlenim olabilir. Siz ne anlatırsanız anlatın, karşınızdakinin anladığı kadarsınız... Bu cümlerin sayısını daha da artırabilirim ama sizin meramımı anladığınıza eminim.
İşte bu yüzden iş görüşmesine giderken:
Ne giyeceğinizi önceden düşünün ve kıyafetinizi mümkünse bir gün önce hazırlayın. Kıyafetlerin renk uyumuna, temizliğine, herhangi bir yerinde yırtık, sökük olmamasına, (eksik ya da düşmek üzere bir düğmeye, kaçmış çoraba dikkat!). Erkeklerin parlak takım elbise giymemesini, kadınların ise çok dar pantalon veya dar/kısa etek, abartılı dekolte, iç gösteren gömlek giymemesini ve göğüs bölgesindeki iki düğme arasına dikkat etmelerini öneririm.
İş hayatı gelenekseldir. Bir kaç sektör hariç. Yaratıcılık gerektiren reklam, yazılım gibi sektörlerde kıyafet özgürlüğü vardır. Bu sektörlerde olan bir firma ile iş görüşmesine giderken kot pantalon ve spor ayakkabı giyebilirsiniz.
Renk seçimine gelince; koyu renkler her zaman garantidir. İşveren kurumun kurumsal renklerini taşıyan bir kravat ya da eşarp çok iyi bir etki bırakır. Diğer yanda mavi ve lacivert bilişim ve finans, kırmızı, yeşil ve turuncu gıda ve hızlı tüketim malları sektörlerininde çok sık kullanılır. Hangi sektör olursa olsun, kahverengi iş hayatında tercih edilmemelidir. Aksesuarlar kesinlikle abartılmamalıdır. Sallanan küpe ve hareket ettikçe ses çıkaran bilezikler kesinlikle takılmamalıdır. İnci küpe ve kolye iletişim ve iknada her zaman ve seviyede çok etkilidir. Tabii ki bunları erkeklere önermiyorum.
Ayakkabıların ille de yeni olmasına gerek yok ama çamurlu, tozlu olmaması ve boyalı olması önemli. Kadınların ise açık ayakkabıdan uzak durması bence şart. Eğer işe alınmamak istiyorsanız aşırı makyaj yapabilirsiniz.
Sesinizin ve konuşmanızın önemini ne kadar vurgulasam az olur. İletişimde ses en kuvvetli silahlardan biridir. Çoğu kişi kendi sesini duyduğunda şaşırır ve tanıyamaz. Sesinizi tanıyın. Sesinizi kaydedip dinleyin. Sesin tınısı, tonu ve rengi vardır. Monoton bir ses tonuyla konuşusanız ve sesinizin rengi olmazsa en azından ‘sıkıcı’ olursunuz. Halbuki ses tonunuz iniş çıkışlı, sesinizin rengi duygularınıza ve söylediklerinize uygun olursa kesinlikle dinlenirsiniz, akılda kalırsınız, karşınızdakini etkilersiniz.
Bir okurum iş görüşmesinde sesinin titrediğini, nefesinin yetmediğini ve bu yüzden çok heyecanlı olduğunu ve sürekli terlediğini yazmış bana. Bu benim de başıma gelmişti. Daha doğrusu nefesimi doğru kullanmadığım için cümlemi bitirmeme nefesim yetmiyordu. Cümle arasında sık sık nefes aldığım için dinleyenler benim heyecanlı olduğumu zannediyorlardı. Benim de sık sık nefes almaktan ağzım kuruyor sonra konsantrasyonum bozuluyor, sonuçta da sunum sırasında performansım düşüyordu. Sordum soruşturdum, öğrendiklerim bana yetmedi, diksiyon kursuna gittim. Size de mutlaka öneririm. Hayatta başarılı olmak isyeten herkes mutlaka ve mutlaka diksiyon kursuna gitmeli, gitmeli ve gitmeli!
Çözüm çok basitti; diyafram nefesi!
Size anlatmak, söylemek, paylaşmak önermek istediğim çok şey var, çok...
Yerim yetmedi, gelecek yazıda görüşmek üzere.
Yazar: Sunay Karamık Özbek
Kaynak: http://www.monster.com.tr
İNSAN 9 SANİYEDE KAÇ YARGIDA BULUNUR?
15, evet yanlış okumadınız ONBEŞ. Eğitimli, eğitimsiz, batılı, doğulu, bilinçli, bilinçsiz, farkında olarak ya da olmayarak, hepimiz ilk kez karşılaştığımız biri hakkında ilk dokuz saniyede bir takım yargılarda bulunuruz. Bu yargılar doğal olarak ilk izlenimle oluşur. Peki, ilk izlenimi neler oluşturur?
Kıyafetimiz, aksesuarlarımız, ayakkabımız, makyajımız, sesimiz, diksiyonumuz, kelimelerimiz, kokumuz, beden dilimiz, bakışlarımız, ellerimiz, oturuşumuz...
Bunun iş mülakatıyla ne ilgisi olduğunu gayet iyi anlamış olmalısınız. Sizinle görüşme yapacak olan kişi mülakat teknikleri konusunda uzman ve deneyimli olabilir ya da sizden çok daha genç ve görüşme teknikleri konusunda acemi de olabilir (ki büyük olasılıkla ilk görüşmede böyle olur!). Bu hiç fark etmez çünkü ‘Her şey yalan, algı gerçektir’. İlk izlenim her şeydir. İlk izlenim son izlenim olabilir. Siz ne anlatırsanız anlatın, karşınızdakinin anladığı kadarsınız... Bu cümlerin sayısını daha da artırabilirim ama sizin meramımı anladığınıza eminim.
İşte bu yüzden iş görüşmesine giderken:
Ne giyeceğinizi önceden düşünün ve kıyafetinizi mümkünse bir gün önce hazırlayın. Kıyafetlerin renk uyumuna, temizliğine, herhangi bir yerinde yırtık, sökük olmamasına, (eksik ya da düşmek üzere bir düğmeye, kaçmış çoraba dikkat!). Erkeklerin parlak takım elbise giymemesini, kadınların ise çok dar pantalon veya dar/kısa etek, abartılı dekolte, iç gösteren gömlek giymemesini ve göğüs bölgesindeki iki düğme arasına dikkat etmelerini öneririm.
İş hayatı gelenekseldir. Bir kaç sektör hariç. Yaratıcılık gerektiren reklam, yazılım gibi sektörlerde kıyafet özgürlüğü vardır. Bu sektörlerde olan bir firma ile iş görüşmesine giderken kot pantalon ve spor ayakkabı giyebilirsiniz.
Renk seçimine gelince; koyu renkler her zaman garantidir. İşveren kurumun kurumsal renklerini taşıyan bir kravat ya da eşarp çok iyi bir etki bırakır. Diğer yanda mavi ve lacivert bilişim ve finans, kırmızı, yeşil ve turuncu gıda ve hızlı tüketim malları sektörlerininde çok sık kullanılır. Hangi sektör olursa olsun, kahverengi iş hayatında tercih edilmemelidir. Aksesuarlar kesinlikle abartılmamalıdır. Sallanan küpe ve hareket ettikçe ses çıkaran bilezikler kesinlikle takılmamalıdır. İnci küpe ve kolye iletişim ve iknada her zaman ve seviyede çok etkilidir. Tabii ki bunları erkeklere önermiyorum.
Ayakkabıların ille de yeni olmasına gerek yok ama çamurlu, tozlu olmaması ve boyalı olması önemli. Kadınların ise açık ayakkabıdan uzak durması bence şart. Eğer işe alınmamak istiyorsanız aşırı makyaj yapabilirsiniz.
Sesinizin ve konuşmanızın önemini ne kadar vurgulasam az olur. İletişimde ses en kuvvetli silahlardan biridir. Çoğu kişi kendi sesini duyduğunda şaşırır ve tanıyamaz. Sesinizi tanıyın. Sesinizi kaydedip dinleyin. Sesin tınısı, tonu ve rengi vardır. Monoton bir ses tonuyla konuşusanız ve sesinizin rengi olmazsa en azından ‘sıkıcı’ olursunuz. Halbuki ses tonunuz iniş çıkışlı, sesinizin rengi duygularınıza ve söylediklerinize uygun olursa kesinlikle dinlenirsiniz, akılda kalırsınız, karşınızdakini etkilersiniz.
Bir okurum iş görüşmesinde sesinin titrediğini, nefesinin yetmediğini ve bu yüzden çok heyecanlı olduğunu ve sürekli terlediğini yazmış bana. Bu benim de başıma gelmişti. Daha doğrusu nefesimi doğru kullanmadığım için cümlemi bitirmeme nefesim yetmiyordu. Cümle arasında sık sık nefes aldığım için dinleyenler benim heyecanlı olduğumu zannediyorlardı. Benim de sık sık nefes almaktan ağzım kuruyor sonra konsantrasyonum bozuluyor, sonuçta da sunum sırasında performansım düşüyordu. Sordum soruşturdum, öğrendiklerim bana yetmedi, diksiyon kursuna gittim. Size de mutlaka öneririm. Hayatta başarılı olmak isyeten herkes mutlaka ve mutlaka diksiyon kursuna gitmeli, gitmeli ve gitmeli!
Çözüm çok basitti; diyafram nefesi!
Size anlatmak, söylemek, paylaşmak önermek istediğim çok şey var, çok...
Yerim yetmedi, gelecek yazıda görüşmek üzere.
Yazar: Sunay Karamık Özbek
Kaynak: http://www.monster.com.tr
Etiketler:
9 SANİYEDE AKLIMIZDAN KAÇ DÜŞÜNCE GEÇER?
GÜNDE KAÇ KELİMEYLE KONUŞUYORSUNUZ?
Gençler 300 kelimeye sıkıştı
Türkçe''''deki 100 bin kelimeden yalnızca 300-400''''ünü kullanarak kendini ifade eden gençler nasıl bu hale geldi Test üzerine kurulu ezberci eğitim, Türkçe''''den önce öğrenilen yabancı dil ve SMS ile cep telefonlarını kullanma.
Üniversiteli gençler artık günlük yaşamda en fazla 300-400 kelime kullanarak konuşuyor. Uzmanlara göre bunun en önemli nedeni eğitim sistemi. Test çözme üzerine kurulu bu sistemin ''''kutucuk'''' işaretlemeye dayandığını ve tek amacının da ''''üniversiteye giriş sınavını kazanmak'''' olduğuna değinen uzmanlar, "Bu sistemde yetişen genç kitap okumaya gerek duymuyor. Üniversite sırasına gelene çoğu bir kitap okuyor" diyor.
Uzmanlara göre az kelime ile konuşmaya ikinci neden ise cep telefonları ve SMS. Çünkü gençler mesajlarını ''''en kısa'''' biçimde göndermeyi amaçladıkları için sınırlı sayıda kelime kullanıyor. Az kelime ile konuşmanın nedenlerinden biri olarak küçük yaşta yabancı dil eğitimi gösteriliyor. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik''''in üniversite gençlerinin 300-400 kelimeyle konuştuğunu söylemesi gençlerin ''''kelime haznesinin kaç kelimeden oluştuğu'''' konusunu da tartışmaya açtı. Uzmanlara göre gençler kendilerini ifade etmekte zorlanıyor ve kelime hazneleri son derece fakir.
TASARRUFLU BİR NESİL
Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Arus Yumul, yeni nesli ''''kelimede tasarruflu'''' olarak nitelendiriyor: "Söylecekleri için cep telefonu ve mesajları kullandıkları için derdini en kısa kelimelerle anlatıyor. Çünkü önemli olan söylemek istediğini en hızlı ve kısa söylemek. Bu gençlerin Mc Donald''''s''''laşması. Amaç hızlı servis gibi söyleceklerini en hızlı ve kısa biçimde aktarmak." Yumul, eleştirel düşünceyi körelten eğitim sisteminin de gençleri okumaya teşvik etmediğini belirterek, "Bu sistemin amacı üniversite giriş sınavını kazanmak.
200''''DEN FAZLA DEĞİL
Testlere dayanan, farklı ses ve görüşleri yok eden, kendine öğretilenden başka türlü düşünmeye izin vermeyen sistem insanların öğrenme arzusunu ortadan kaldırıyor. Ezbere dayanan sistem kitap okuma alışkanlığını kazandırmıyor. Ortaya kendini ifadede zorlanan, 300-400 kelime ile konuşan gençler çıkıyor" diyor. Türk Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel günlük yaşamda Türkçede 100 bin kelime bulunmasına rağmen üniversite mezunlarının bile en fazla 200 kelime ile konuştuklarını vurguluyor: "Nedeni eğitimin test çözme üzerine kurulması. Bu sistem ''''Çocuğum sen kendi cümleni kurma, başkalarının kalıplarını öğren ve bunları yaşam boyu kullan" diyor. Okuma alışkanlığını kazandırmıyor. Küçük yaşta yabancı dilde eğitim de gençlerin kelime haznesini azaltıyor. Çocuk Türkçeyi öğrenmeden yabancı dili öğrenince ortaya bu durum çıkıyor" diye konuşuyor. Sabancı Üniversitesi Diller Okulu Türkçe Grubu Koordinatörü Dr. Erol Köroğlu öğrencilerin az kelime ile konuşmasının ''''aptallıklarından'''' değil, sistemden kaynaklandığını belirtiyor: "Ne verirseniz, onu alırsınız. Sorun eğitim sistemi, ÖSS gibi sınavlardan kaynaklanıyor. Sistem düşünmeyi değil, verilen sınırlı sürede kutuları işaretlemeye sevk ediliyor. Çocuklarda kitap okuma alışkanlığı gelişmiyor. Böyle olunca da kültüre, edebiyata inanılmıyor" diye konuşuyor.
GURURLA ''''OKUMADIM'''' DİYORLAR
S.Ü. Türkçe Dersleri veren Engin Kılıç da ''''hiç kitap okumadım'''' diyen öğrenciler ile karşılaştığını söylüyor: "Bir iki kitap okuduklarını söyleyenler de zorunluluktan okumuşlar. Gururla ''''hiç okumadım'''' diyen de oluyor. Kelime haznesinin zayıflığı da kitap okumamalarından kaynaklanıyor. Televizyon, bilgisayar oyunları, chat, kitaba tercih ediliyor. Eğitim sistemini de düşünme ve yazma değil, test çözme üzerine kurulu. Bu kendilerini geliştirme ve düşüncelerini dile getirmelerini sağlamıyor. Üniversiteye geldiğinde son iki yılını yaklaşık 2 milyon test sorusu çözerek geçirmiş oluyor."
Türkçe''''deki 100 bin kelimeden yalnızca 300-400''''ünü kullanarak kendini ifade eden gençler nasıl bu hale geldi Test üzerine kurulu ezberci eğitim, Türkçe''''den önce öğrenilen yabancı dil ve SMS ile cep telefonlarını kullanma.
Üniversiteli gençler artık günlük yaşamda en fazla 300-400 kelime kullanarak konuşuyor. Uzmanlara göre bunun en önemli nedeni eğitim sistemi. Test çözme üzerine kurulu bu sistemin ''''kutucuk'''' işaretlemeye dayandığını ve tek amacının da ''''üniversiteye giriş sınavını kazanmak'''' olduğuna değinen uzmanlar, "Bu sistemde yetişen genç kitap okumaya gerek duymuyor. Üniversite sırasına gelene çoğu bir kitap okuyor" diyor.
Uzmanlara göre az kelime ile konuşmaya ikinci neden ise cep telefonları ve SMS. Çünkü gençler mesajlarını ''''en kısa'''' biçimde göndermeyi amaçladıkları için sınırlı sayıda kelime kullanıyor. Az kelime ile konuşmanın nedenlerinden biri olarak küçük yaşta yabancı dil eğitimi gösteriliyor. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik''''in üniversite gençlerinin 300-400 kelimeyle konuştuğunu söylemesi gençlerin ''''kelime haznesinin kaç kelimeden oluştuğu'''' konusunu da tartışmaya açtı. Uzmanlara göre gençler kendilerini ifade etmekte zorlanıyor ve kelime hazneleri son derece fakir.
TASARRUFLU BİR NESİL
Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Arus Yumul, yeni nesli ''''kelimede tasarruflu'''' olarak nitelendiriyor: "Söylecekleri için cep telefonu ve mesajları kullandıkları için derdini en kısa kelimelerle anlatıyor. Çünkü önemli olan söylemek istediğini en hızlı ve kısa söylemek. Bu gençlerin Mc Donald''''s''''laşması. Amaç hızlı servis gibi söyleceklerini en hızlı ve kısa biçimde aktarmak." Yumul, eleştirel düşünceyi körelten eğitim sisteminin de gençleri okumaya teşvik etmediğini belirterek, "Bu sistemin amacı üniversite giriş sınavını kazanmak.
200''''DEN FAZLA DEĞİL
Testlere dayanan, farklı ses ve görüşleri yok eden, kendine öğretilenden başka türlü düşünmeye izin vermeyen sistem insanların öğrenme arzusunu ortadan kaldırıyor. Ezbere dayanan sistem kitap okuma alışkanlığını kazandırmıyor. Ortaya kendini ifadede zorlanan, 300-400 kelime ile konuşan gençler çıkıyor" diyor. Türk Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel günlük yaşamda Türkçede 100 bin kelime bulunmasına rağmen üniversite mezunlarının bile en fazla 200 kelime ile konuştuklarını vurguluyor: "Nedeni eğitimin test çözme üzerine kurulması. Bu sistem ''''Çocuğum sen kendi cümleni kurma, başkalarının kalıplarını öğren ve bunları yaşam boyu kullan" diyor. Okuma alışkanlığını kazandırmıyor. Küçük yaşta yabancı dilde eğitim de gençlerin kelime haznesini azaltıyor. Çocuk Türkçeyi öğrenmeden yabancı dili öğrenince ortaya bu durum çıkıyor" diye konuşuyor. Sabancı Üniversitesi Diller Okulu Türkçe Grubu Koordinatörü Dr. Erol Köroğlu öğrencilerin az kelime ile konuşmasının ''''aptallıklarından'''' değil, sistemden kaynaklandığını belirtiyor: "Ne verirseniz, onu alırsınız. Sorun eğitim sistemi, ÖSS gibi sınavlardan kaynaklanıyor. Sistem düşünmeyi değil, verilen sınırlı sürede kutuları işaretlemeye sevk ediliyor. Çocuklarda kitap okuma alışkanlığı gelişmiyor. Böyle olunca da kültüre, edebiyata inanılmıyor" diye konuşuyor.
GURURLA ''''OKUMADIM'''' DİYORLAR
S.Ü. Türkçe Dersleri veren Engin Kılıç da ''''hiç kitap okumadım'''' diyen öğrenciler ile karşılaştığını söylüyor: "Bir iki kitap okuduklarını söyleyenler de zorunluluktan okumuşlar. Gururla ''''hiç okumadım'''' diyen de oluyor. Kelime haznesinin zayıflığı da kitap okumamalarından kaynaklanıyor. Televizyon, bilgisayar oyunları, chat, kitaba tercih ediliyor. Eğitim sistemini de düşünme ve yazma değil, test çözme üzerine kurulu. Bu kendilerini geliştirme ve düşüncelerini dile getirmelerini sağlamıyor. Üniversiteye geldiğinde son iki yılını yaklaşık 2 milyon test sorusu çözerek geçirmiş oluyor."
Etiketler:
GÜNDE KAÇ KELİMEYLE KONUŞUYORSUNUZ?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)